"Bir diğer konu da arazi ve yer meselesidir. Öncelikle tarım, maden ve sanayi arazileri tespit edilmelidir. Ülkemizde en verimli topraklarda sanayi üretimi yapıldığını görüyoruz. Bu son derece yanlıştır. Akabinde dar bölge sanayi kalkınma modeli hayata geçirilmelidir.
Yani kırsal alan denilen yerlerde, köylerin yanında sanayi tesisleri oluşturulmalı, hammadde ve nakliye durumları tespit edilerek belli sanayi bölgeleri şehirlerin dışında ve ülkenin her yerinde devreye konulmalıdır.
Nüfus göçünün doğudan batıya doğru veya kırsal alandan şehre doğru yaşanmasının sebebi bu bölgelerdeki insanımızın kendisine iş imkanı bulamamasıdır.
Halbuki dar bölge kalkınma modeli ile bu göçün önüne geçilebileceği gibi, işçilik maliyetleri ve nakliye giderleri çok daha ucuz kalacak üretici için rekabet imkanları da artacaktır.
Bu modelde pazarlama problemi de olmaz. Küçük çaplı atölye ve KOBİ'ler çevredeki ihtiyaca göre yönlendirilir. Böylece pazarın ihtiyacı da yerinden karşılanır.
Dar Bölge Yaygın Kalkınma Modeli'nin önemli bir özelliği de; sanayiinin yaygınlaştırılması ile milletin topyekûn bir atılım hamlesine başlaması ve her bölgenin devreye girmesi ile üretimin ve sermayenin tabana yayılmasıdır.
Ayrıca ülkemizde âtıl duran birçok arazi çok rahatlıkla halkın kullanımına açılabilir. İsterse devlete veya bireylere ait olsun hiç kimsenin, sahip olduğu bir araziyi boş tutmasının ekonomiye bir katkısı olmayacaktır.
Öyleyse âtıl duran yerler için daha yüksek bir vergi uygulaması ile her yerin üretime kâtılması teşvik edilmelidir.
Teknoloji ise son derece önemli bir başka konudur. Eğer bir ülke gerçekten kalkınmaya karar vermişse teknolojiye yatırım yapmak zorundadır ama bu yeterli değildir.
Önemli olan bu teknolojinin ilmine sahip olmaktır. Bu bilgiyi elde etmeden her yıl teknoloji transferi yapmak elde edilen gelirlerin her yıl dışarıya transfer edilmesi demektir. Teknoloji aynı sermaye ve emek miktarında daha fazla hasıla demek olduğu için hem emeğin, hem de sermayenin marjinal verimini arttıracaktır.
Her ülke için özellikle kendi ülkemiz için muhakkak bilim üretim üslerinin kurulması, üniversiteler ve özel sektör ile entegreli çalışılması gerekir. Buralarda elde edilecek yeni teknolojiler yerli sanayiye uyarlanarak hem maliyetler aşağıya çekilmeli, hem de dış pazarlarda yerli sanayicinin rekabet şansı arttırılmalıdır.
Sadece özel sektör bünyesindeki AR–GE çalışmaları bunun için yeterli olmayacağından muhakkak devlet tarafından bu bilim üsle rinin finanse edilmesi gerekir. Çünkü bazen araştırmaların bütçesi ancak devlet tarafından finanse edilecek kadar yüksek düzeydedir.
Devlet üretimde yer almalı mı?
Bir diğer konu da devletin üretimde yer alıp almayacağı meselesidir. Devlet sadece ekonomiyi düzenleyici olarak görev almak yerine özellikle kamuya ait ve stratejik sahalarda muhakkak üretici olarak piyasada bulunmalıdır.
Yüksek sermaye gerektiren sahalara yatırım yapmalıdır. Böylelikle monopol piyasaların oluşumu da engellenmiş olacaktır.
Ülkemizde sanki bir ekonomi kuralı imiş gibi savunulan özelleştirmenin ne iktisadi izahı, ne de fiili uygulaması vardır.
Yüksek sermaye gerektiren sahalarda veya stratejik öneme haiz sektörlerde devlet ve millet işbirliğine muhakkak gidilmelidir. Ülkemizin bugün sahip olduğu ve yabancılar tarafından katrilyon Dolarlar ile ifade edilen yeraltı kaynakları maalesef bedava bile kabul edilmeyecek fiyatlar ile sâtılmaktadır.
Oysa yukarıda da değinmiştik, bu kaynaklar olmadan bir ülkenin üretim hamlesi yapması mümkün değildir. Diğer taraftan devlet, millete ait olan kaynakları yine milleti ile birlikte işletmelidir.
Bu sayede bu kaynaklar hem yerli sanayiinin imkanına ucuz fiyattan sunulabilecek hem de bu işletmelerden elde edilen kârlar ortak olan halk için büyük bir gelir kapısı olacaktır." (Prof. Dr. Haydar Baş Milli Ekonomi Modeli)